Ergin Günçe soruyor: Her coğrafyanın faşizmi bir mi?

Tanrı var mı? Yok mu? ‘Evet’ diyenin de kanıtları var kendince, ‘hayır’ diyenin de. Bunca debdebeli soruya sadece iki seçenek yetmiyor gibi… Misal, ‘bir fikrim yok’ diyenlerin ideolojisi daha gün yüzüne çıkmadı.

Öbür yandan, yüzyıllardır tek bir soru üzerinde bunca kafa yoruluyorsa, bir mutabıka varılamıyorsa sorunun yanıtı tek bir yere çıkıyor: Tanrı vardır. Bu şekil akıl yürütme konuyu kolundan tuttuğu gibi bu sonuca vardırıyor. Plebisit usulünce, karar alma sürecinin sonunda tıknefes yöneltilen hileli bir soruya verilen yanıt gibi değil.

Ergin Günçe, uzun bir dönem bilinmeyen bir şairken, dizeleri Gezi dönemi duvarlarda belirdi. 26 yıldır yayınlanmayan Türkiye Kadar Bir Çiçek, Gezi’den bir yıl sonra 2014 yılında yayınlandı. İktisat teorileri üzerinde doktora çalışması yapan, ekonomi uzmanı Günçe’nin aynı zamanda şiir yazıyor olması enteresan bir şekilde iki ayrı akıl yürütme yöntemini birbirine harmanladı.

Günçe’nin Edebiyat ve Siyaset, İktisat yazıları olmak üzere iki başlık altında toplanan yazıları Pi Sayısı ve Özgürlük adlı kitapta derlendi. Şiirin vazgeçilmezleri olarak bilinen romantizm, odaklanılarak anlatılan hayat ve tabii ki metaforlar, analojiler. Günçe’nin bir diğer yanı ise sayıların ipe götüren rasyonalitesi. İnsan gibi kompleks bir duygusal canlıdan söz ederken gerekli olan malzemeler ancak bu kadar bir araya getirilebilir. Kitapta bahis edilen konulardan biri ise Tanrı’nın varlığı. Yani tüm çetrefilli taraflarımızın görüldüğü konu.

Ergin Günçe, Pi Sayısı ve Özgürlük, Edebi Şeyler.

‘TANRI HEP VARDIR, KİMİ YERDE AZ KİMİ YERDE ÇOK’

Günçe, tanrıyı metafizik, soyut bir sorun olarak değil toplumsal, somut bir sorun olarak görüyor ve diyor ki: “Tanrı, her zaman, toplumsal bir olgu olarak vardır. Kimi yerde azdır, kimi yerde çoktur; hatta kimi yerde bir anti-Tanrı gibi (örneğin, bir siyasal parti gibi) tanımlanırsa da O hep vardır. Bu bakımdan Tanrı’nın varlığı para’nın, banka’nın varlığı ile benzeşir. Para, toplumdaki güçler ona bir değer yakıştırdığı için vardır. Toplumsal sürecin kesiksiz işleyebilmesi için bir aygıt haline dönüşmüşlerdir.”

Buradan hareketle, tanrıtanımazlığın saçmasapan, küçük bir protesto olduğunu, kişisel farklılaşma yöntemi olduğunu söylüyor Günçe. Tanrı’nın varlığını yadsıyan toplumsal sınıf sözcülerinin ise sırası gelince bir Tanrı yaratacağını ya da eski Tanrı’ya dört elle sarılacağını zaten aksi takdirde ayakta duramayacaklarını belirtiyor.

Peki, dindarlık söz konusu olunca Hristiyan ya da Müslüman olmak fark eder mi? Günçe bu konuda “Bütün İslam ülkeleri geri kalmış ülkelerdir. Eski dünyada bütün İslam ülkeleri en ileri ülkelerdi. Bunu Yahya Kemal de söyler, Ziya Paşa da söyler -tek yanlı bir Tanzimat efendisi olarak.- Dinin, bir ülkenin ekonomik ve maddi kalkınmasında, kültürel kalkınmasında ters bir katkısı olduğunu sanan yazarlara rastlanmaktadır. Bunlar, dinin, gerektiği zaman kendisini yeni koşullara uydurabilecek bir hesap sistemi ile donanıp donanmadığını araştırmamış yazarlardır. İşte Hristiyanlıkta bu hesap sistemi vardır. İslamiyet’de ise belli belirsizdir veya yoktur”diyor.

ÇOĞUNLUĞU OLUŞTURAN ‘ORTALAMA BİREY’

El Gazalî’yi bilmeden Hegel’e koşturmak? Ömrü boyunca Königsberg şehrinden dışarı çıkmayan Kant’la dünyayı yorumlamak. Yaşadığın coğrafyayı eşelemeden başka coğrafyalara uzanmak. “Yok mudur bir Türk dehası?” diye soruyor Günçe: “Yunus Emre kimdir? Şeyh Bedreddin kimdir? Kadızade Musa yaşamadı mı? Vidinli Tevfik Bey? Hacı Paşa, Mimar Sinan kimdiler? Kâtip Çelebi, Evliya Çelebi? (…) Doğu çok harcanmıştır yalnız, utanıyorum bundan.”

Pi Sayısı ve Özgürlük’te ortaya karışık tartışmalar yürütülse de esasında bir dert var. Tanrıyla yola çıktığınızı varsayın ve dine geldiğinizi. Peşi sıra, Günçe’nin, burjuva toplumbilimcisinin ortaya attığını söylediği ‘halk’ kavramına geliniyor. Burada ‘ortalama adam’dan bahsediliyor. Kitapta ayrıca belirtilmese de ‘ortalama birey’ tanımı Marx’a ait. Marshall Berman’ın, Marksizmle Maceram kitabında ilgili satırları bulabilirsiniz.

“O ne derse olmaz ama en çok onun borusu öter” diyor Günçe ve bir toplumun estetik değerini, sanatını, yaşam algısını oluşturan o bireyi anlatıyor: “Ortalama birey olmasa dolmuşlardaki o cırtlak ses, o yampirik şarkıyı söyleyebilir miydi? O budalanın şiirimsi nesneleri beş yün bin satar mıydı?”

‘KİMDİR HALK?’

“Kimdi halk, herkes, yönetilen herkes. Kimdir halk olmayan? Aydınlar, seçkinler, sivri kafalılar? Peki sen kimsin bu ayrımları, sınıflandırmaları yapan?” diye soruyor Günçe. Sayfalarca, Sabahattin Eyupoğlu’nun Montaigne Denemeleri’nde çoğu materyalist yerleri atlayarak çevirdiğinin eleştirisini yapıyor. Öyle ya, suyun suyunu okurken, çoğu şeyi de yanlış anlıyorken neyi nasıl yorumluyoruz. Kültür endüstrisinin yükü çevirmenlerdeyken, bunun ayırdında olan kaç çevirmen var?

Günçe, Dostoyevski’nin “Batı’dan romanı aldık ama ona Rus dehasını ekledik” sözünü hatırlatarak Türkiye’yi değerlendiriyor: “Bugüne kadar Türk aydını bir felsefe ortaya koyamadı. Muzaffer Şerif dışında bir tek toplumbilimci yetiştiremedi. Geri kalan herkes telefon telidir, aktarıcıdır. Marx’ı aktarmakla, Keynes’i aktarmak arasında bu anlamda fark yoktur benim için.”

‘AZ GELİŞMİŞ ÜLKELER İLELEBET GERİ ZEKÂLI KALACAK DEĞİL’

Tanrı, din, halk ve dolayısıyla ‘ortalama birey’… Son olarak kavramların nerede, nasıl yaşandığı irdeliyor Günçe. Örneğin, her coğrafyanın faşizmi bir mi? Bugün sınıf gerçeğinin, ulus ve ulusal çıkar gerçeğinin gölgesinde kaldığını, bir zamanlar ise din ve Tanrı gerçeğinin, ulus gerçeğinin komutasına girdiğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Din düşüncesi farklılaşarak ulus varlığının korunmasına yardım eder. Bunun ilk akla gelen örneği, Ortodoks Rusya ile Protestan Almanya arasında kalan Katolik Polonya’dır. İran’da, ulusal varlığını Şia mezhebi içinde korumuş, dini kendi ulusal çıkarları için farklılaştırarak varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Ulusal varlık, ulusal çıkar kaygılarıyla sosyalizm de ülkelerde farklılaşmaktadır. Çin sosyalizmini, Sovyet sosyalizminden ayıran başlıca olgu ulus gerçeğidir. Aynı biçimde liberalizmin de uluslara göre farklılaştığı görülecektir. Faşizm için de aynı kural geçerli değil midir? Bugün bir İtalyan faşizmi ile bir İspanyol faşizminin aynı olduğunu kim söyleyebilir?”

Her coğrafyanın faşizmi bir değil, Tanrı’sının aynı olmadığı gibi. Yalnız doktrinler, yalnız felsefeler değil, dinler ve Tanrılar da ülkelere göre farklılaşıyor. Sırayla geldiğimiz başlıkları Türkiye nasıl yaşıyor? Osmanlı nasıl yaşamıştı? Bütün İslam ülkelerinin geri kalmış olmasındaki uğursuzluk tesadüf değilse nedenleri ne? Batı’nın dinle kurduğu ilişkinin hesaplı, Doğu’unun ise görece rotasız oluşu Günçe’ye göre bir neden. Yine de “Hayır arkadaşlar, az gelişmiş ülkeler ilelebet geri zekâlı kalacak değildir. Çıkacaktır onun içinden de Cabral’lar, Fanon’lar, Prebish’ler” diyor Günçe.

16 Ocak 1983’te, Paris- Ankara uçağının Esenboğa’da düşmesiyle, 47 yolcuyla birlikte hayatını kaybeden Günçe bugünleri görse, umudunda diretir miydi kim bilir…

 

Kaynak: Filiz Gazi, Duvar Gazetesi, bkz.

Pin It on Pinterest