Sokakta Harp Var!

1933’te, 39 yaşında hayatını kaybeden gazeteci Kemal Ahmet’in1932’de İstanbul Numune Matbaası’nda basılan tek kitabı “Sokakta Harp Var!”, 38 yıl sonra yeniden basıldı.

Kaya Tanış’ın editörlüğünde Edebi Şeyler Yayınları tarafından Mart 2018’de basılan kitap, Ali Çakmak’ın 43 sayfalık önsözünü içeriyor.

Kitap vesilesiyle Ali Çakmak’la Kemal Ahmet’i konuştuk.

“Başarısız’ bir yazarı da önemseyebiliriz”
Yekten sormakta fayda var: Kemal Ahmet neden önemli? Bir edebiyatçı olarak döneminin neresinde duruyor/durabiliyor mu?

Açık ve kesin bir soru. Aynı açıklıkta yanıt verilmeli, ama soruyu biraz değiştirmek suretiyle: Kemal Ahmet’i neden önemsiyoruz?

Söyleyeceklerimin Sokakta Harp Var!’ın elli yıl sonra yeniden basılmasını öneren editör Kaya Tanış’ın ya da yayınevinin yaklaşımıyla da örtüşeceğini sanıyorum. Kemal Ahmet’in romanı ilk olarak 1932 yılında basılmış, 1970 yılında da Habora Yayınları tarafından (epeyce eksikleri olan) ikinci baskısı yapılmıştı. Edebi Şeyler’in “Klasikler” dizisi bu bakımdan da tuhaf bir seyir izleyecek gibi; Mikhail Kuzmin’den sonra Kemal Ahmet’i de bu diziden yayımlamak cesur bir karar çünkü.

Kitabı çok satan, büyük ilgi gören ve pek çok tartışmayı başlatan bir yazar değil Kemal Ahmet. Babıali’de bir süre gazetecilik yaptıktan sonra 1933 yılının sonlarında genç yaşta açlıktan, veremden ölen birinden söz ediyoruz. Öldüğünde ancak otuz yaşındaydı ve muhtemelen adı hiç “başarı” sözcüğüyle birlikte anılmamıştı.

Yoksul ve “başarısız” bir yazarı da önemseyebiliriz, önemsemeliyiz. Kemal Ahmet’i yoksulluğu, açlığı, sokaktaki mücadeleyi açıkça yazdığı için, 1930’ların faşizm koşullarını, iktisadi buhranı, bunun herkes için aynı anlama gelmediğini gösterdiği için önemsiyoruz.

Walter Benjamin’in altını bir kez daha çizdiği ikiliği hatırlayalım: Ezenlerin ve ezilenlerin tarihi. Eğer bir şıklık olarak savunmuyorsak ezilenlerin tarihini, orada direniş ve dayanışma kadar, belki ondan daha da fazla yenilgi, açlık, çaresizlik ve yozlaşmanın da olduğunu biliriz. Kemal Ahmet, 1930’ların başında ezilenlerin, yoksulların nasıl yaşadığını öğrenmek isteyenlere gerçekçi ve esaslı bir ders verir. Derdiniz buysa tabii.

“Kemal Ahmet’in yoksulları”
Roman boyunca hep sokaktayız, yazar bizi İstanbul sokaklarında dolaştırıyor adeta.

Romanın kahramanı, Zonguldak’ta çalıştığı firmadan çıkarılan Mehmet Neşe, İstanbul’a gelir ve bir arkadaşı aracılığıyla bir gazetede çalışmaya başlar. Dolayısıyla okur da roman boyunca onun peşinde, Babıali caddesinden başlayarak İstanbul’u dolaşır. Bir “flaneur” diyemeyiz ona ama dolaşmasında bir avarelik bulunabilir. İstanbul’u dolaşmak dediğimiz de yoksul mahalleleri, Boğazkesen’in, Samatya’nın fukara semtlerini dolaşmak aslında. Mehmet Neşe (bir ölçüde Kemal Ahmet), yoksulların arasında ve tıpkı onlar gibi dolaşır İstanbul’un sokaklarını.

Bunun bir benzerini, Kemal Ahmet’ten on beş yıl sonra İlhan Berk de yapmıştı. 1944’te yazdığı İstanbul şiirinde, İstanbul’u fabrika işçileri, inşaat ameleleri, tezgahtar kızlarla birlikte dolaşmıştı.

Kemal Ahmet İstanbul’u iktisadi buhranın ağırlaştığı, dünyada faşizmin yükselmeye başladığı 1932 yılında dolaşıyordu ve her yerde sıkıntılı, daralmış işçileri, yoksulları görüyordu. Onun işçileri borç-harç yaşayan, iş bulmakta, bir gelecek düşü kurmakta zorlanan yoksullardı. İlhan Berk’in İstanbul’u da yoksulları anlatır ama artık savaş bitmiş, faşizm geriletilmiş, gri bulutların arasında ümit belirmişti: “… İnanılmayacak şeyler olmuştur yeryüzünde / Avrupa istila edilmiş / Tekrar kurtulmuş / Hamdolsun Hitler Mussolini ölmüştür.”

Kemal Ahmet’in yoksulları birbirlerine dayanmayı bilmeyen, kendi hikayelerini başka yoksullarınkiyle bağlayamayan, çıkış yolu olarak ölmekle öldürmekten başka çare bulamayan yoksullardı.

İlhan Berk’in yoksulları yeni bir dünyanın eşiğinde ve birbirlerine dayanabildikleri için ümitli ve cesur: “… Ben arkamda bir gömlekle insanların arasındayım / Bu saatte İstanbul küçük insanlarındır / Hepsi işin ve çalışmanın o hür o kardeş dünyasına doğru yola çıkmışlar / Gözlerinde ümitli ve emin dünyası insanoğlunun / Neşeli veya kederli yüzleriyle / Hepsi cesur ve mağrurlar.”

“İşçileri, hamalları, küfecileri işe sevinçle gitmiyorlar”

Kemal Ahmet’in romanında işçilerin, yoksulların emin, cesur ve mağrur olduklarını söylemek pek mümkün değil ama.

Bu büyük ölçüde iktisadi krizle, iş bulamamakla, işten atılma korkusu yaşamakla ilgili. Dünyada ve sokakta harp varsa evde de vardır ve romanın genç kahramanının işten atılan amcasının gücü sadece parasızlıktan şikayet eden çaresiz karısıyla harbe yetmektedir. Romanın trajik sonunu hazırlayan gerilimdir bu; yoksul kadın asgari ihtiyaçların karşılanmasını talep etmekten vazgeçemez ama işsiz kocasının da buna gücü yetmeyecektir.

Belki yeniden İlhan Berk’e, onun sözünü ettiği “işin ve çalışmanın o hür ve kardeş dünyasına” dönülebilir burada. İşsizlik modern çağın en büyük cezası gibidir 1930’ların artık her bakımdan güvenliksiz koşullarında. Ama soru biraz daha dallandırılabilir: İş-çalışma gerçekten hür ve kardeş bir dünyayı mı temsil eder?

Soruyla ve tabii İlhan Berk’le üniversitenin ilk yılında karşılaştım. Eski bir Türkiye Defteri sayısında (1974) şairin “Bir Oturma Grevinde Şiirin Sorduğu Sorular” şiirini okudum ve Berk’in işi, işe birlikte gitmeyi ve fire vermeden dönmeyi “sevinç” olarak nitelemesini o günden bu yana dert ettim. Şiir şunları da söylüyordu:

“I. İş, hep birlikte gidelim işe, diyor.

İşin tarihi bir bütündür, diyor.

II. İşten hep birlikte dönelim, diyor.

Sevincin tarihi bir bütündür, diyor.

III. Kimse işinden olmasın, diyor.

Acının tarihi bir bütündür, diyor.”

Şiirin bir grev için, öyleyse iş kaybetme ihtimalinin de eşiğinde yazıldığını unutmayalım. İşten olmanın acı olduğu daha rahat kabul edilebilir tabii, ama işe gitmek acaba sevinç midir? Öyleyse neden sabahın köründe yoksul mahallelerden akın akın şehrin merkezine giden genç kadınlar ve erkeklerin yüzünde göremiyoruz onu ve neden bazen dünyanın en acıklı şeylerinden biri gibi görünüyor bu gözümüze. Kemal Ahmet’in işçileri, hamalları, küfecileri de işe sevinçle gitmiyorlar.

Kemal Ahmet’in gazeteciliği
Kemal Ahmet bir gazeteci olarak döneminin neresinde duruyor?

Onun hayatının belli başlı dönüm noktalarını, basında çalıştığı gazeteleri 1970 yılında Habora Yayınları’nın bastığı Sokakta Harp Var’ın sunuşundan öğreniyoruz. Sunuşu yazan ve muhtemelen kitabı da öneren Kemal Ahmet’in basından arkadaşı olan Hüseyin Avni Şanda. İkisi de basın emekçisi ve 1926 yılında “Taninci Muhittin”in (Muhittin Birgen) çıkardığı Halk gazetesinde çalışırken tanışıyorlar. Birgen İttihatçıların da önemli isimlerinden biridir ama bir tür kooperatifçiliği savunduğu gazetesi uzun ömürlü olmaz. Takrir-i Sükun dönemi olduğu için hür ve başarılı bir gazeteciliğin imkanları da son derece sınırlı. Kemal Ahmet daha sonra Cumhuriyet’te, 1930 yılında da Yarın gazetesinde çalışmaya başlayacak.

Yarın gazetesini siyasal çizgisi zikzaklı bulunsa, sıkça eleştirilse de muhalif kimliğini pek çok güçlüğe rağmen muhafaza eden Arif Oruç çıkarır. Çerkes Ethem’le, komünistlerle birlikte anılan biri Arif Oruç ve yayın çizgisinin merkezinde yeni kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası destekçiliği var. Kemal Ahmet bu gazetede ekonomi muhabirliği yapar, kısa bir süre yazıişleri müdürlüğünü üstlenir hatta bu yüzden yargılanır da. Serbest Fırka destekçiliği kısa sürede diğer gazetelerin husumetini Yarın’ın üzerine çeker ve Serbest Fırka’nın kapanmasından bir süre sonra gazete de yayınına son vermek zorunda kalır.

Kemal Ahmet Yarın’da iktisadi konularda makaleler de kaleme alır, sözgelimi dünya iktisadi krizinin aşırı üretimle bağlantısı ya da İngiltere’nin Hindistan’daki sömürge yönetimi üzerine yazıları var. Sokakta Harp Var!’da, bir romanda bu kadar yoğun bir şekilde iktisadi buhranla ilgili bölümlerin bulunması da bununla ilgili.

O zaman şimdinin edebiyat ve basın dünyasındaki hangi sokağa çıkartabiliriz Kemal Ahmet’i?

Nazım 1932 yılında Akşam gazetesinde Orhan Selim müstear adıyla yazılar yazmaktaydı ve Sokakta Harp Var’ı yılın sosyal realizm bakımından en önemli romanı saymıştı. Aynı yıl Selami İzzet de Akşam’da Kemal Ahmet’in romanını “İstanbul’un bütün renklerini, parlaklarını, soluklarını, temiz ve kirlilerini aksettiren” bir eser olarak selamlamıştı.

Nazım ölümünden sonra Kemal Ahmet için bir şiir de yazmıştı.

Kısa hayatı ve gazeteciliği süresince muhalif bir basın emekçisi olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak Kemal Ahmet’in komünist hareketle bağlantılı olduğunu söylemek kolay değil. Gazeteciliğini şahsi çıkarları için kullanmamış, parlak bir ikbal için eğilip bükülmemiş.

İlhan Berk’in bahsettiğim İstanbul şiirinde sanki Babıali’nin basın emekçileriyle birlikte Kemal Ahmet’in hayaleti de var gibi gelir bana:

“Soğuk bir gece evlerin kapılarından pencerelerinden girip / Babıâli’ye gelip yaslanmış / Bu saatte Babıâli / Geceyi bir meme gibi emmektedir / Mürettipler az mumlu bir ışık altında sıralanmışlar / Harfler elinde / Kimi diziyor kimi sayfa bağlıyor / Yarın İkinci Bastil’in düşüşünü öğreneceğiz.”

Nizamettin Nazif, Yarım Ay’da Kemal Ahmet’in genç yaşta verem olup ölmesinde basın sektöründeki sağlıksız çalışma koşullarının da payı olduğunu boşuna yazmamıştı. Kemal Ahmet’in romanı, edebiyatçılığı eleştirilebilir, tartışılabilir elbette. Bu açıdan da haksızlığa uğradığını düşünüyoruz ama asıl mesele onun üç kuruşa, son derece sağlıksız koşullarda çalışan bir basın emekçisi olmasına rağmen memleketin basın tarihinde bile adına doğru düzgün rastlanamaması.

“Karşıtepki’ yazıları”
Suad Derviş, Naci Sadullah, Nizamettin Nazif gibi önemli kişilerin Kemal Ahmet’e sahip çıktığı, onu sokakta yalnız bırakmadığı Yarım Ay dergisinde yazdıklarıyla biliniyor. Önsözde de belirttiğiniz bu “karşıtepki” yazılarının asıl belirleyicisi nedir? Daha da açık sorarsak Kemal Ahmet’i ölümünden sonra sokağın ortasında bırakmaya çalışan yazı neydi?

İlk sorduğunuz soruyla çok alakalı bu. Kemal Ahmet önemli bir yazar ya da gazeteci mi, onu neden önemsemeliyiz? Yarım Ay’da Babıali’nin haysiyetli birkaç yazarı (Nazım, Suad Derviş, Nizameddin Nazif, Naci Sadullah) Kemal Ahmet’i önemsemiş ve birinci ölüm yıldönümünde onun hatırasını kirleten bir yazıya tepki göstermişlerdi. Yazı Kemal Ahmet’i önemsiz biri, bir zavallı olarak tarif ediyordu ve 6 Nisan 1935’te Haber gazetesinde yayımlanmıştı. Yarım Ay’da yazanlar, emeğiyle yaşayan, gazeteciliği herhangi bir çıkar ilişkisi için kullanmayan Kemal Ahmet’in bu şekilde aşağılanmasına katlanamayan insanlar.

Yazarı kimdi bu yazının?

Önemli biri. Şaşırtıcı ama bir zamanlar Nâzım’ın en yakın arkadaşı olan Va-Nu. Vala Nureddin gerçekten de önemli; babası Selanik valisi örneğin ve İttihatçılarla ilişkisi iyi. Akşam da önemli bir gazete sözgelimi ve Va-Nu da oranın yazarları arasında. İşi hep önemlilerle Va-Nu’nun. Baltacı Mehmet de önemli örneğin ve Va-Nu sadece önemlileri önemsediği için tutup onun Katerina’yla “savaşının” romanını da yazmış.

Kemal Ahmet ise Va-Nu’ya göre biçare bir çocuk, ölümünün ardından arkadaşlarının göstermeye çalıştığı gibi “bir fikir ve inkılâp kahramanı” değil. Zaten öyle olsaydı bu işi onlara bırakmaz, o savunurdu Kemal Ahmet’i. Zavallı bir alkolikten başka bir şey değil Kemal Ahmet Va-Nu’nun gözünde.

Bunların yanında dikkati çeken bir nokta daha var ki kitapta da arka kapakta özellikle belirtilmiş: Nazım Hikmet. Nazım’ın “Kemal Ahmet” isimli şiiri kitabın arka kapağına konulmuş, fakat oraya gelmeden önce bu şiirin ilk nerede, nasıl, niçin yazıldığına dair neler söylenebilir? Kısacası bu şiirin hikayesi nedir?

Nazım Yarım Ay’da (1935) Kemal Ahmet’in hatırasını yükseltmek için yazmış o şiiri. Şiiri değerli kılan Kemal Ahmet’i savunması değil onu çıkmazlarını, çaresizliğini de göstererek yazması. Unutmayalım, Nazım’ın kendisi de istenmeyen adam o sırada. Sadece devletin, yeni rejimin gözünde değil kendi partisi TKP’nin gözünde de (parti içi muhalefetin temsilcisi olarak görüldüğü için) istenmeyen adam. Şiirde bunun etkisi var mıdır, bilemem, ama Nazım siyaseten tümüyle örtüşmese de Kemal Ahmet’i, aralarındaki mesafeyi yok saymadan, sahiplenmiş.

Yazdığınız önsözde Falih Rıfkı Atay’ın nadir bilinen “Roman” adlı romanı ile Kemal Ahmet’in “Sokakta Harp Var!” romanı arasında bir paralel okumanın, hatta zaman zaman bir kıyaslamanın hakim olduğu görülüyor. Bu bağı kurup böyle bir kıyaslamaya gitmenizin nedeni ne?

Falih Rıfkı da önemli biri, tıpkı Va-Nu gibi. Yeni rejimin hakim siyasal kadrolarıyla ilişkisi hesaba katıldığında çok daha önemli Va-Nu’dan. Parlak bir kalemi olduğunu kabul edelim ama bu neredeyse aralıksız elli yıl baş-muharrir olmasını açıklamaya yeter mi? Hakimiyet-i Milliye’den Ulus’a, Dünya’ya (yoksa CHP’nin kaynaklarıyla mı alınmıştı makinalar), Cemal Paşa’dan Mustafa Kemal’e kadar hep “iktidar”ın öyle ya da böyle, bir temsilcisi olarak kalmayı başarmış.

Ama zikzakları da görelim: Abartılı Mustafa Kemal övgüsü, memleketi kızıllardan kurtardığı için Mussolini hayranlığı, 1940’ların başında Türkiye’nin savaşa girmemesini savunduğu için muhafazakarlardan “kızıl” muamelesi görmesi (hapisteki Nazım ona yapılan bu hücuma bakarak “Ne mutlu kızıllara” diye yazmıştı Kemal Tahir’e), Recep Peker taraftarlığı ve 1960’ların ortalarında CHP’nin “Ortanın Solu” sloganını bile aşırıcılık sayıp Demirel’e övgüler düzmesi… Kemal Ahmet, biçare çocuk, bu zikzakların birini bile eline yüzüne bulaştırmadan yapamazdı.

Kemal Ahmet 1930’ların başında yoksulların dünya iktisadi kriziyle derinleşen çaresizliğini yazmıştı kitabında. Ekmeğini ve onurunu korumak isteyen yoksullar sokaktaki harbin tam ortasında ayakta kalmak zorundaydılar. Falih Rıfkı da Roman adlı kitabını aynı yıl, 1932’de yayımladı ama o iktidardakilerle ona talip olanlar arasındaki kavgayı, zenginlerin harbini yazıyordu.

Bu iki kitabı birlikte ele almak dönemi anlamak, Benjamin’in vurguladığı iki tarihi (ezenlerin ve ezilenlerin tarihi) birbirinden ayırabilmek bakımından çok yararlı oldu. İkisi de artık edebiyat tarihinin birer parçası oldular ama harp sona ermedi. Aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmayan hiçbir kültür belgesi yoktur da demişti Benjamin. Öyleyse hem Sokakta Harp Var!’a hem de Roman’a bu gözle de bakalım. Kemal Ahmet’in romanı ve kısa hayatı bu barbarlığın pençesi altında solmuş. Ama Falih Rıfkı’nın ikbal dolu uzun hayatını da aynı barbarlık damgalamış.

“Kendine ait imla”
Kitapta ön plana çıkan bir diğer nokta da Kemal Ahmet’in dili. Her yazarın mutlaka kendine has bir dilinin olduğu bilinen bir gerçek, fakat bunun yanında her yazarın kendine ait bir “imlası” yok. Genelde bu böyle. Kemal Ahmet bu genelin dışında, hatta çok dışında. Bunu nasıl yorumlayabiliriz?

Bu bir ölçüde kitabın yazıldığı dönemle ilgili. Alfabe değişeli sadece dört yıl olmuş, dolayısıyla sözcükler, bunların yazılışları, aldıkları ekler üzerinde tam bir anlaşma mevcut değil. Öte yandan rejim değişeli de sadece on yıl olmuş, öyleyse dünyalar, duygular, bunların ifade ediliş biçimlerinin de değiştiğini tahmin edebiliriz.

Kemal Ahmet buna şunu eklemiş de olabilir; yoksullar, çaresizler çoğunlukla dile hakim değil ve bu yoksunluk çaresizlik sarmalını daha da derinleştirebilir. Acısını ve yoksunluğunu iyi ve sakin ifade edemeyen insanlara belki noktalar, virgüller ve ünlemler yetmemekte. Kemal Ahmet’in iki noktaları, sık sık yan yana kullandığı işaretleri (?!) kahramanlarının bu dile hakim olamayışını, olan biteni kavrayamayışını da gösterebilir.

John Berger sözcüklerin gündelik hayatta yaşadığımız duyguların karmaşıklığını, yoğunluğunu yansıtmaya yetmediğini belki de hikayenin, şiirin bu eksiklikten doğduğunu söylemişti. Belki harfler, sesler için de böyle bir yetersizlikten söz edilebilir. Yeni ve daha derin, güçlü seslere duyulan ihtiyaçtır belki de edebiyatı mümkün kılan, besleyen. Kemal Ahmet’in tuhaf noktalama işaretleri Leyla Erbil’in sıralı virgüllerini, noktalarını da akla getiriyor.

Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim. Kemal Ahmet’in pek bilinmeyen, unutulmaya yüz tutmuş hikayesini konuşma fırsatı verdiniz. (TK/BK)

 

Kaynak: Tamer Karalar, Biamag. (bkz.)

Pin It on Pinterest