Yazar Kaya Tanış: En sevdiklerimize içten içe büyük bir husumet besliyor olabiliriz

İçinde bulunduğumuz çağın kültürel, siyasi ve ekonomik ereklerine göre kurgulanan ‘çocukluk’ algısı, çocukların yetişkinlerin taşıdığı öfke, husumet, nefret gibi duyguları barındırmadığına inanmak ister. Çocuk en masum, en saf olandır. Öte yandan yaşadığımız dünyada, her yetişkin gibi çocuğun da etrafında olup bitenlerden etkilenmeyeceğini, insanlığın zalimleşen ya da belki de hep bir yerde zalim olan tabiatını fark etmeyeceğini düşünmek midir asıl saf olan?

Yazar Kaya Tanış ilk romanı ‘Kurdeşen’de, taşrada yaşayan bir çocuğun, yetişkinlerin gerçekliğiyle karşı karşıya gelişini, bununla birlikte yaşadığı öfke ve hezeyanı, çocukların karmaşık iç dünyasını yansıtabilen bir dille anlatıyor.

Edebiyat dergisi ‘Duvar’da yayımlanan öyküleriyle tanıdığımız Tanış’la ‘Kurdeşen’in etrafında taşra romancılığını, çocuk olmanın ‘her’ halini, yalan ve gerçeklik arasındaki bağları konuştuk.

‘Taşra romancılığı’ denildiğinde ilk akla gelen anlatılar oradaki hayatın çetinliğine ve orada yaşayan insanların ıstıraplarına dair olur ve ön plana çıkan çoğu zaman ‘taşra sıkıntısı’dır. Kurdeşen bu tür taşra anlatılarına nasıl bir ses katıyor?

Başka bir yerde daha önce belirtmiştim, Kurdeşen’in derdi bir şey katmaktan ziyade, bu zaten burada da vardı demek. Sıkıntının sadece bir coğrafi konum değil, insani bir hâl oluşunu anlatmak. Bunu işlediği konuyla değil, biraz da dille yapmak, yapmaya çalışmak. Sürekli kafası karışık tutulan taşradaki bir karakteri daha da karıştırmaktı derdim. Aklını, dilini, gerçekliğini karıştırmak. Hadi ileri gideyim, bunaltısını karıştırmaktı yapmak istediğim. Taşraya ait olan kavram ‘sıkıntı’ iken, kente ait kavram daima ‘bunaltı’ olagelmiştir. Ben bu olan durumu sevemedim hiç, Kurdeşen’de de sevemedim ve olanın olmayanını yapmak gibi bir gereksinim duydum sanırım. Her kalıp kendine bir yer etmiştir, o yeri sağlama çekmek ve korumak istemiştir. Ben korunan bir yerde korumasız olmak gibi bir istek duydum kitabı yazarken. Kalıplarla çakılı bir yolda tökezlemeyi, hatta yerin yüzüne yapışmayı göze alarak ilerlemek istedim. Bazı şeylerin dışına çıkmak, çıkmayı düşünmek, buna yeltenmek hoş karşılanmayabilir. Bu hâli baştan göze aldım. Hoşa gitmek yerine sevilmemek, okşamak yerine rahatsız etmek daha cazip geldi her zaman. Bu söylediklerimin içinde belki az belki çok, bir kibir de var, bunun farkındayım. İşte bu kibri yaratana, en çok da ona: ‘klasik taşra anlatısına’ karşı bir ‘kalkışma’ istedim.

Mazlumu anlatan dilin mazlumluğu, mazluma biçilen yerin mazlumluğu gibi aşırı saçma bir mağduriyeti kabul etmek istemedim. Bunu en baştan reddedip öyle kurdum kitabı. Bu benim yapmak istediğim, benim hareket edebilir hâlim. Bunun olup olmadığını, ya da başka olurunu daha sonra göreceğiz elbette. Okur gözünde, ‘anlatı’ sahaları içinde gözlemleyebileceğim bir şey bu.

Hikâyeyi bir çocuğun dilinden anlatıyorsun. Yetişkinlerin dünyasında, onlar kadar acımasız, öfkeli ve çevresine zarar verebilen bir çocuğun göz hizasından. Kurdeşen çocuk ve yetişkin arasında nasıl bir ayrıma gidiyor?

Ayrımdan ziyade sarsılmaz bir bütünlüğü işaret etmek istiyor. Yetişkin ve çocuk dediğimiz iki tür varsa, birbirini sürekli bütünleyen bir hâldeki iki tür bu. İki taraf da kendini daha özel görüyor. Yetişkin aklı başında oluşuyla övünürken, çocuk dediğimiz de havailiği ile övünüyor. Yetişkin bunu bilinçli yaparken çocuk daha çok içgüdüsel yapıyor. Bir çocuğu överken sürekli şunu söylemez miyiz: ne kadar da aklı başında, koca insan gibi. Bir yetişkini yererken de dilimizde hemen şu laf bitiverir: sanırsın çocuk. Bu garip bir ikiyüzlülük gibi geliyor bana. İşimize gelince çocuk, işimize gelmeyince koca insan. Çocukta bu ikiyüzlülük yoktur, ama onda daha tehlikeli olanı, gerçeklik vardır. Çocuk gerçektir, çocuğun istekleri, güdüleri, kontrolsüzlüğü, akılsızlığı hep gerçektir. Bu gerçeklik onu zalim yapar, bu gerçeklik yetişkinlerin yüzüne sürekli vurulur. Çocuk da o yüzden, diye geçiştirilir. Hangimiz gerçeği olanca hâliyle hemencecik kabul edebildik ki? İlla ayrımdan bahsedeceksek burada bahsedebiliriz işte. Çocuk o gerçeği hemen kabul eder.

Nasıl mı?

Anlamayarak, anlamak istemeyerek. Benim yarattığım çocuk da bu anlamama üzerinden gerçekleştiriyor kendi varlığını. Saldırarak, acımasızlaşarak, yok sayarak. İdrak mekanizması ortadan kalkıyor, çünkü o çocuk, onu öyle kabul etti yetişkin türü. O zaman onun her hâlini de, acımasızlığını, öfkesini, sinsi bir yer değiştirişini de öyle kabul etmeli. Sarı saçlı, mavi gözlü, kadife tenli çocuk gibi anlatıların okuru salak yerine koyduğunu düşünüyorum. Hepimiz bir noktada o salaklıkla büyüdük zaten. Hiç mi lanet okuduğumuz bir çocuk olmadı şimdiye kadar? Hep büyüklerin dünyasındaki bir lanet mi üzerimizde gezinen bu en sahici lanet? Hayır. Sadece hep büyüklük yaptık ve çocukla çocuk olmamak için, onun o pis hâlini de görmedik. Doğrusu görmek istemedik, bununla birlikte elbette göstermek de istemedik. ‘Çocuğum göster hadi amcana çükünü’ övüncü çok yorucu hâle geldi artık. Çocuk çükü görmekten çocuğu göremedik. O çocuk tutup bir yerde şöyle dese ne olacaktı? ‘Amca da bana göstersin çükünü.’ Ben işte bu soruyu soran bir çocuğun olabileceğini söylemek istedim.

Kurdeşen’de çocuğun yetişkinlerin dünyasıyla böyle bir gerçeklik/ikiyüzlülük derdi var o zaman?

Evet. Bu derdin hareket ettirdiği bir eylem var ortada. Bu eylemde çocuk her zaman başkarakter. Salak yerine konulmaktan, gerçek yerine kandırmayla terbiye edilmekten bıkmış olmalı çocuk. Aksi hâlde aptallaşır zaten. Biz çocuğu önce aptallaştırıp büyüyünce de akıllandırmaya çalışıyoruz. Ya nasihatle, ya da doğru işler yapıp bunu görmesini sağlamakla. Ama baştan yanlış yaptığımızı neden görmüyoruz? Çocuğun sırf ufak oluşundan aldığı güç ve hakla her şeye sahip olmak, her şeye uzanmak, her şeye dair bir istek duymak üzerine kendini şartlayıp konumlandırdığını; en masum ânında bile inanılmaz zalim olabildiğini görmek gerekiyor. Hiçbir ana-baba da yoktur ki, benim çocuğum gerçekten tam bir rezil diyebilsin. Ama çocuk bunu rahatlıkla der. En olmadık yerde, en olmayacak insanların içinde yapar bunu.

Bu durumu sadece psikanalizle açıklamak tüm yükü bir yanıyla yine yetişkine yüklüyor. O zaman şu soruyu sormama izin ver, en başta dediğim hâl bu işte. Yetişkinlerin çocukla ne derdi var? Bunu sormak gerek belki de başta. Başlarken bahsettiğim bütünlük bu işte. Herkesin birbiriyle bir derdi var. Şimdinin yetişkin ve çocuk ayrımı, biraz zaman sonra bir nesil ayrımına evriliyor. Buradan da okuyabiliriz. Ama sorudan çok uzağa düşerim o zaman.

O zaman yeniden yakına gelirsek, Kurdeşen’de yer yer basit bir çocuk dili kullanıyorsun, yer yer de bir çocuğa atfedilmesine alışkın olmadığımız derin sorguların olduğu bir dil. Böylesi bir çocuğun iç dünyasına aşinalığın nereden geliyor?

Dolaylı da olsa o çocuk sen misin sorusu sanırım bu. Bir noktada evet. Bundan kimsenin kaçabileceğini sanmıyorum. Kitaptaki ağacın bir yanı ne kadar bense, çocuğun da bir yanı o kadar bendir. Bunun ayrımına varamam sanırım. Yazarla karakter arasındaki bağ çok daha derinlerde ilerliyor. Ben yazarken bunun farkına varamadığım, varamayacağım gibi, okurken de varamam. O yüzden ikiyüzlü bir yanıt verebilirim burada: hem evet, hem de hayır diyebilirim. Bunun sınırları nasıl belli olur bilmiyorum. Ama şunu itiraf etmek gerek, bilsem de ne kadar belli etmek isterim emin değilim. Bunu bir dert de etmem büyük ihtimalle. Çocuğun diline gelirsek, öncesinde dil ile bir sıkıntımın olduğu söyleyebilirim.

Ne gibi bir sıkıntı?

Aslında güzel olanla bir sıkıntı demeliyim burada. Edebi metinlerde dili çoğunlukla estetik kaygıların altında ezmeye doyamadık. Karakterle hiç ilgisi olmayan bir üslup ve dil kullanmak büyük bir açmaz gibi geliyor bana. Dil hep mi ağır, hep mi güzel, hep mi özel olmalı? Güzeli bu kadar arzularken, çirkinin cezbedici ve kışkırtıcı tarafını neden geriye atalım ki? Yarattığım çocuk güzel bir çocuk değil; çirkin ve bununla birlikte basit bir çocuk aslında. Her çocuk gibi. Dilin de aynı basitlikte olmasını bu yüzden istedim. Güzel, sonu gelmeyen tasvirlerle bezeli bir dil benim çocuğumun ağzına yakışmazdı. Ben de bu nedenle iyice basit bir dilin peşine düştüm. Kitabın bir bölümünde de bunu hep canlı tutmak istedim.

Geriye kalan sorgulama diline ve yoğunluğuna gelince. Bu başta söylediğimle çelişkili gibi görünebilir. Aslında değil. Çocuk zihni bir yetişkinin zihninden daha karmaşık geliyor bazı durumlarda. Bu durum çocuğun travması olarak görülüyor bana. Bu yüzden bu travmaların ayyuka çıktığı yerlerde de bir delilik durumunu ve dilini canlandırmak istedim daima. Sorgulama mı, evet en az çocuğun zihni kadar karmaşık ve zor bir sorgulama dili kurmak için. Çocuğun bünyesindeki asıl durumu, çelişkiyi diline de yansıtmak istedim.

Romanında ana hikâyeyle paralel giden, senin yarattığın mitolojik öyküler de var. Bu öyküler, çocuğun psikolojik dünyasını, gerçekle olan bağını nasıl destekliyor?

Onu hem var edip, hem de yok ederek diyebilirim. Bir çocuğa anlattığımız en uyduruk şeyin bile onun için en gerçek şey olduğunu unutmamak gerek. Romanda mitolojik yapısı olan hikâyeleri kurmak ve devam ettirmekteki ısrarım çocuğu gerçeğin hem altına hem de üstüne çekmek isteyişimdendi. Onun için en gerçek olanın en yalan, en uyduruk olanında en sahici oluşunu hep hatırlatmak istedim. Ancak böylesi bir zeminsiz zeminde yürütüp, istediğim zaman düşürüp istediğim zaman ayağa kaldırabilirdim onu.

Kendi gerçek dünyasının bir yanılgı olduğunu düşündürmek istedim çocuğa. Bunu uydurduğum hikâyelerin onda gerçek gibi bir travma yaratmasıyla yapabilirdim. Bunun için de o travmayı hep zihninde hatırlatmak istedim. Bu hatırlayış öyle bir hâle gelmeliydi ki, en sonunda kendini, kendi gerçekliğini kaybedip kendi ‘masalını yırtmalıydı.’ Ana hikâye ne kadar gerçek ve ayağı yere basar hâldeyse, bu gerçekliğini uyduruk mitolojik hikâyelere borçlu. Tıpkı çocuğun da kendini daima borçlu hissetmesi gibi bu.

Karakter, seks diye bir gerçeklik olduğunu ve çocukların bu şekilde dünyaya geldiğini öğrenmesiyle neredeyse delirme noktasına geliyor. Bana öyle geliyor ki romanın bütününde yani kurgusunda, mitolojik ara öykülerde, diller arası geçişlerde de bir tür histeri veya delirme hâli var. Neden bu delilik?

Çünkü daha hakiki geliyor. Akıllı hâl tasarlanmış bir gerçeklikken, delirme hâli sorgusuz bir hakikilik gibi geliyor bana. Daha saf, daha insana dair görüyorum bu durumu. Çocuğun seksle olan ilişkisi delirmeye gidiyor, çünkü aynı zamanda çocuk için seks deli bir durum. Bu salt seks değil zaten onun için. Romanda çocuğun delirme hâllerinden birisi annenin baba tarafından ‘başka’ bir duruma sokulması ya da bekaretini yitirmesi değil sadece. Bekaretini yitiren, çocuğun kendi gerçekliği çünkü. İnancı. İnancın yitime uğramasından daha korkunç bir delilik olacağını sanmıyorum. Buradan hareketle bahsettiğin histeri hâli romanın neredeyse her yanına bulaştı, evet. Bu bilinçli bir tercih elbette.

Histeri her yerde kendini var edebilecek kadar güçlü bir şey. Dilde de, hikâyede de, kurguda da bulduğu ince bir çatlaktan hemen geçebilir bir şey olmalıydı. En başta dediğime dönmek istiyorum, akıllı bir çocuk istemedim. Uçan kuştan kendine bir delilik çıkarabilecek kadar zayıf ve sapkın fikirli bir çocuk istedim. Gerçek bir çocuk istedim. Tüm bunlar en çok da bu nedenleydi. Aklı başında bir çocukla ve onun aklı başında bir dille kurduğu hikâyelerle bir yere gidemezdim. En azından ben gidemezdim, bunun aksi yazılamaz demiyorum. Yazılsa da gerçek olmaz diyorum sadece. Yalan yatıştırırken, gerçek hep delirtmiştir. Bunu yadırgamamak gerek diye düşünüyorum.

Romanda iki karakter var: Kaz ve çocuk. Karakter hayvanla bir özdeşlik kuruyor. Romanı bu iki karakterin çarpışması olarak okudum ben. Bu ikisi arasında hem bir dostluk hem de roman boyunca tırmanan bir husumet ilişkisi var? Karakter neden bu hayvana husumet duyuyor?

Hayvanla özdeşlik kuruyor, çünkü hayvanı kendine akran sayıyor. Onunla bir dostluk kuruyor evet, çünkü kendi akranıyla daha iyi anlaşabiliyor. Onunla bir husumet ilişkisi doğuyor evet, çünkü en eski düşmanlıklar genelde akranlar arasında başlıyor. Bu bir yanı. Diğer yanıysa, yetişkinlerin dünyasında yetişkinlere gücü yetmediği için, onlara dolaylı bir yerden zarar vermek istiyor. Yetişkinlerin sevdiği ya da koruduğu ya da eşit tutuğu bir şeyi –bu nesne de olabilir- kabul etmek istemiyor hayatında. Çünkü o ân ki hayatı, o ân ki gerçekliği kabul edemiyor. Bunun bir parçası, hatta öznesi olmak onun için içinden çıkılamaz bir hâle bürünüyor. Her şeyi kendine karşıt gören insanlar vardır. Ne bileyim suyun akışı bile bana karşıt akıyor gibi bir düşünce doğurabilir bu insanlarda. Tutup suyu boğmak ister, sonra kendi boğulur.

Romandaki çocuk da her şeyi kendine karşıt bir hareket gibi okuyor. Çünkü bunu hep canlı tutuyorlar. Kimler? Yetişkinler. Bunu onu severek yapıyorlar. Beni severek beni kandırdılar diye bir sorgulamaya gidiyor. Kazı da seviyorlar ama. Onun zihninde bir yanıyla sevginin paylaşımı bu. İnsan sevdiği şeyi paylaştığı her şeye husumet duyabilirken, çocuk daha ötesini duyabilir. İnsan, zihniyle kendini bastırabilir belki, ama çocuk bunu en olmadık yerde dışa vurur. Bu dışavurumu beslemek çoğu zaman husumetle olabilir gibi geliyor. En azından romandaki karakter açısından böyle olabilirdi. Ben de dostlukla husumetin aynı ayarda olmasını istedim. Kimi zamanlarda en çok zarar verdiğimiz insanların en sevdiğimiz insanlar olduğunu düşünmekten alamıyorum kendimi. Bunu isteyerek yapmayız belki, ama bundan ne kadar kaçabiliriz emin değilim. Bunu daha kötü bir yerden kurarsam, en sevdiğimiz insanlara büyük bir husumet besliyor olabiliriz içten içe. Bundan emin olmak çok kolay değil zannımca. Bu yüzden karşıtlıklarla beslenen birbirinin içine geçmiş hâller olsun istedim kitapta. Belki dil de bu nedenle iç içe geçti. Göründü görünmedi, görünmedi göründü her zaman. Karakter de içinde bulunduğu durumu böyle gördü muhtemelen.

Daha önce yazdığın öykülerde ve bu romanda da karakterlerin isimleri yok. Zaman ve mekân da yok. Bu bilinçli bir tercih mi?

Evet, bilinçli bir tercih diyebilirim. Mekânda her zaman olmasa bile zamanda ve isimlerde belirsizlik daima var. Bunu bir set çekme olarak görüyorum sanırım. Karakterin bir isme ya da zamana ihtiyaç duyması gerekli gelmiyor bana. O yüzden karakter babaysa baba, çocuksa çocuk, ne bileyim komşuysa komşu. Şimdiye kadar isim verdiğim tek karakter romandaki at. O da at olduğu için işte. İsimlerin dilin üzerinde uyumsuz bir etkiye sahip olduğunu ve akışı bozduğunu düşünüyorum. Elbette çoğunlukla kendi yazdıklarım üzerinden konuşuyorum. Eğer karaktere bir isim verip, zamanın sınırını çizmiş olsaydım onu yazamazdım, ya da içinde bir akış kuramazdım kendi yazımın. Bu kanıksadığım ve devam ettirmek istediğim bir durum elbette.

Evet, kimi zamanlarda karışıklığa ya da karmaşaya neden olabilme hâli de var, ama o karmaşayı daha çok seviyorum. Yazarken, daha da çok seviyorum. Mekân konusunda daha farklı bir şeyler diyebilirim. Çünkü isim ve zaman gibi mekânı tamamen yazının içinden atmıyorum asla. Sadece geçirgen bir hâlde olmasına çalışıyorum. Yazdığım bir öyküde ya da yazıda mekânın kaba bir hâli vardır, bu kabalık sadece ‘var’ demek içindir aslında. Onun dışında bir tasvir ya da farklı betimlemelere yer vermekten hep kaçınıyorum. Her şeyin arasında bir geçiş olsun istiyorum çoğunlukla, yüzeysel olmayan ama anlaşılmayan bir geçiş düşü kuruyorum daima. Tabi en çok arzuladığım hepsinin ortadan kalkması. Bunu ara ara yapmak yerine tüm yazıda yapabilmeyi çok isterim.

Kurdeşen senin ilk romanın. Romanını yayımlatma sürecinde çok yıprandın mı? Neler yaşadın?

Kurdeşen’i üç yıl önce 2014’de yazdım. İki sene herhangi bir yere göndermeyip beklettim. Bunun en büyük nedeni ne oldum delisi gibi olmaktan çekinmemdi. Yazdığım şeyden emindim, fakat biraz dinlenip sabırla yeniden bakmak istedim. İki sene sonunda baktığımda Kurdeşen’e daha başka bir şey yapmak istemediğimi ve ‘bittiğini’ anladım. Süreç ondan sonra başladı. Burayı biraz uzun almak istiyorum o da şundan kaynaklı, ben uzun zamandır, on yılı aşkın bir zamandır yayın dünyasında çalışıyorum. Bu dünyadaki kimi refleksleri de, kimi tavırları da ‘içerden’biliyorum demem iddialı olmaz sanırım. Kurdeşen’i herhangi bir yayınevine götürüp bırakmak benim için oldukça kolay bir durum. Ama bu tercih ettiğim bir hâl olmadı. Olmasına da karşı çıktım.

İki sene sonunda çok güvendiğim iki ‘sıkı editör’ arkadaşım kitabı okuduklarında ‘Artık bekletme ve mutlaka gönder’dedikten sonra Kurdeşen’in ‘yayın süreci’ başladı. Büyük ve saygın bir yayınevine ilk dosyamı gönderip herkesin yaptığı gibi ben de beklemeye başladım. Türkçe edebiyatta bir otorite olma yolunda kendiyle hemhâl olan bir baş editör tarafından ilkin şöyle bir e-posta aldım: çok yetenekli bir yazarsınız, üslubunuz, diliniz çok iyi fakat tüm bunları zaten on-on beş sayfalık bir öyküde de anlatabilirdiniz. Kendinizi bu kadar önemsemeyin minvalinde de bir şey daha vardı. Şimdi bu yıpratmadı, ama bir sancı verdi elbette. İlk zihnimden geçen yayıncı refleksiydi; bu nasıl bir üslup? oldu aklımdan geçen. Hadiseden sonra –sanırım yatışmak için- biraz daha bekledim. Daha sonra bir yere daha gitti dosya. Sonrasında, eskiden daha yoğun olan ama şu dönemde çok alışık olmadığımız bir şekilde bir dergi vasıtasıyla basıldı aslında Kurdeşen. Sürekli yazmaya çalıştığım Duvar Dergisi’ndeki yazı ve öykülerin takip ediliyor olması sonucunda ‘basılı bir kitap’ hâlini aldı. Elbette beni en çok mutlu eden hâllerden biri de bu şekilde basılmış olması.

Eda DOĞANÇAY, Diken, 31/12/2017. (bkz.)

Pin It on Pinterest