“Onat Kutlar’a Saygıyla…”

 

Onat Kutlar: Düşler Gerçek, Hayaller Perantep

Ali Özgür Özkarcı

 

Bir öykü kitabı, iki şiir kitabı. Gerisi deneme yazarak ve sinemaya emek vererek örülen bir hayat. Evet, Onat Kutlar’dan söz ediyorum; Fethi Naci’nin “9 hikayesiyle yaşayan başka bir hikayeci tanıyor musunuz?” diye bahsini açtığı bir yazardan. Eşine az rastlanır bir örnek, İshak. Onat Kutlar; tek bir kitapla, hem kuşağının öncülerinden olmayı başarabilmiş, hem de İshak’ın basımından bu yana geçen 50 küsur yılda sıcaklığını koruyabilen öyküler yazabilmiş bir yazar.

Onat Kutlar, Modern Türkçe edebiyatta düşsel gerçekçiliğin başlatıcılarından biri. Sait Faik ile başlayan öyküdeki ayak değiştirmenin sürdürücülerinden… Ferit Edgü, Orhan Duru, Demir Özlü, Nezihe Meriç ile beraber öyküdeki üstgerçekçi çizgiyi genişleten biri. Ama kuşakdaşlarından birçok yönden farklı bir dili ve atmosferi olan bir yazar. Mitosu ve eposu olan bir yazar.

İshak’ın yayımlandığı yıl, 1961. Kendi kuşağından öykücüler ilk kitaplarını yayımlamışlar bile. Leyla Erbil Hallaç (1959) ile Beckett vari parçalı bir kurgu, dil merkezli deneysel bir atılım ile çıkagelmiş. Ferit Edgü ve Orhan Duru kafkaesk bir anlatıyı, bireyin bunalımını rüya dili ile insanın kimlik arayışındaki kabusunun tam ortasına yerleştirmişler; Kaçkınlar ve Bırakılmış Biri ile. Demir Özlü, temiz bir Türkçe ile metaforik anlatıyı yansıtıyor öykülerinde. Onat Kutlar ise, İshak ile hem kuşağına yakın hem de uzak bir tarafıyla. Yazarın kendi kuşağına yakınlığı, İshak’taki metaforik dilin kurgunun içine yerleştirilerek birden çok katmanlı anlatıyı yakalayabilmesinde saklı. Uzaklığı ise Leyla Erbil’in parçalı kurgusuna mesafeli, Ferit Edgü ve Orhan Duru’nun öykülerindeki kimlik bunalımındaki tipolojiden uzak olması. Yazar, “At Cambazları”nı anlatır, horozların ve kedilerin üstüne öyküler kurgular. Bunlar, uzakta, çocukluğunun geçtiği coğrafyanın atmosferini taşır. Taşra yaşamında, sıradan insanın psikolojisine odaklanır. Geniş aile öyküsüdür bunlar. Amcalar, neneler, dedeler ile sarmalanan öykülerdir. Yeni kuşağın az öncesinde, Mahmut Makal’ın köy gerçekliğini yansıtan romanlarının aksine İshak’ın dili çetrefillidir. Öykülerdeki imgelerin insanın duygularında ve açmazlarında lirikleşen bir anlatısıdır, İshak. Kuşağındaki birçok yazarın “gençlik” eserlerine göre, daha çok diyalog içeren, daha çok tipolojinin dolandığı öykülerdir bunlar. İshak’taki “Dördüncü” öyküsü biçimsel bakımdan da öncü öykülerden biridir. Dört diyalogun, dört ayrı gerçekliğin birbirleriyle olan çatışmasını ve içe kapanmasını konu alarak başka bir kurgusal yeniliğe varır, yazar. Bu öykü, bir kahvede, dört kişinin (isimleri verilmeksizin) yaşam içindeki çelişkili durumlarını başarılı bir biçimde yansıtan bir öyküdür. Dört isimsiz karakteri gözlemleyen ve yaşanmakta olan “an”ın bilinçdışılığını da kapsayan bir uzamı vardır.

“Karın üstünde ay doğdu. Geniş bir ova gibi uzanan yayvan vadide, küçük tepelerin ince karını tozutan rüzgar ve uzaklarda yalnızca hafif hışırtıları işitilen kuru ağaçlar dondu. Çiftçi, ayak izlerinin belirsiz, uzun dikişine baktı.”1

“Bir öksürük sesi uzayıp giden iplik gibi bir düşü kalınlaştırdı, ucunu kıvırdı, bir boşluğa düşürdü. Silkindi. Gözlerini açtı. Soluk lamba ışığının bir ucuna iki genç ve uykulu göz eklendi. /…/ Yaşlı adam uzun uzun öksürdü. Yatağın içine bağdaş kurmuş. Sırtındaki kürk, içine bir yeni bir koyun girmiş de canlanıyormuş gibi titreyip durdu. Bıyıkları ıslaktı. Kahvesini telvesine kadar içti”2

Yukarıdaki her iki alıntı da, sırasıyla, “İshak” ve “At Cambazları” öykülerinin giriş bölümleri. Ortak yan, şudur aslında; kurgularda bir tasvir ve atmosfer yaratışı hemen göze çarpar. Gözlemin canlandırdığı bir sahne kuruyor yazar öncelikle. Ama her ikisindeki atmosfer de yerel bir yaşamdan kesitleri resmediyor. Böylece İshak’ın mekanları ve zamanı yerel bir eposa kavuşuyor.

İshak’taki bütün öykülere yayılan bir musiki var, derin ve incelikli. Sanki çok sesli bir koroyu barındırır öyküler… Ama kırık bir ton, hüzünlü, bir kaybı anlatmanın boşluğunda yuvarlanan “anımsanın” kurgusudur daha çok… Onat Kutlar, 1962’de, Paris’te yazdığı günlüğe bir ipucu bırakır yazınsal macerasına dair sanki.

“5 Mart Paris, gece

Biçim kaygısı. Garip şey. Demek ki henüz yazdıklarımı iyi bilmiyorum. Tanımıyorum. Tanısaydım böyle bir kaygım olmazdı. Ritim önemli. Onu unutmuyorum. “Kül”ün ritmini bakalım anlayabilecekler mi? (Pan Ritmi.) Ve Kül”ün orkestrasyonu bir madrigal özelliği taşıyor. Ya da bir “quintet”. Çok çalgılı bir orkestrasyon değil bu. Birkaç tane: Ve sesler adeta bu sessizliği geliştirir gibi birbirlerine usulca sarılarak garip bir uyum yaratıyorlar. Sonra panik.” 3

Onat Kutlar günlüğünde “Kül”den neyi kast ediyor, bilmiyoruz. Bildiğimiz bu tarihlerde ve sonrasında İshak’ın ardından bir öykü dahi yayımlamadığı. Ama günlükte ortaya çıkan ipucu; biçimin ritim ile koşut bir şekilde değerlendirilmesi.

İşte burada yazarın kendi kuşağından farkı daha da billurlaşıyor; farklılık, İshak’taki öykülerde işlenen atmosfer ve yerelliğin mitleştirilmesinde yatıyor. Aile, sosyal gerçekliklerin ve de yerel kültürün bir epopeye dönüştürülmesi de diyebiliriz, İshak’taki öyküler için..

Modern yazında, yerelliğin bir düşsel gerçekçilik ile birlikte yansıtıldığı ender örneklerden biridir İshak. Neden düşsel gerçekçi. Çünkü öncelikle Latin Amerika yazınından tanıdık imgelerle bezeli bir çocukluk mitosu ve epiği inşa etmiş bir anlatı İshak. Yıllar sonra yayımladığı şiir kitapları da aynı perspektiften uzak değil. Bu sefer, Pera’yı bir düşsel atmosfer içinde kurgulayan ve bunu şiir ile ifade eden bir Onat Kutlar yazımı ile karşılaşırız. Pek üstünde durulmamıştır, ama özellikle ülkenin güney ve doğusundan yetişen yazarlarda anlattıkları atmosferi mitleştiren bir damar yakalamak mümkündür. Ülkü Tamer’in çocukluğunu ve eşkıyaları mitleştirdiği şiirlerin yanı başında durur, İshak. Yaşar Kemal’in Çukurova’sı da doğu kaynaklı efsane, söylence, mitleştirme sarmalında genişleyen anlatılardır. Yerelliğe bir mitos ve epope kazandırılarak düşsel bir gerçekçiliğe varılır. Latife Tekin özellikle ilk üç romanında, Türkiye’nin kesik damarlarına konuşan romanlarla çıkagelmiştir. Tekin’in romanları, bir tür “hikaye anlatma” nosyonu içinde hikayenin form olarak sözlü kültüre yaklaşan bir anlatı olarak öne çıktığını gözlemleriz.

Harold Bloom, Hispanik Edebiyatın üç temel üzerine şekillendiğinden söz eder, Batı Kanonu’nda4. Ona göre bu edebiyatın kurucusu üç isim vardır; Borges, Neruda, Carpentier… Bu edebiyatın en önemli özelliklerinden biri, gnostik deneme ve meseller yazmasıdır. Özellikle Borges’in Kafka’dan etkilenmesiyle açılan bu anlatı çığırı, bir bakıma modern Türkçe edebiyatta sözlü kültürden beslenen anlatılarda da öne çıkan bir biçimsellik içerir. Elbette burada, sömürge edebiyatı kavramı önemli ve ön açıcı bir kavram. Modern Türkçe edebiyatta sol fikriyatın edebi eserlerde yazın içindeki (gerek söylemsel gerek bağlamsal) mağdurluk biçimini “yerelleşirken isyanlaştırma” nosyonu üzerine inşa ettiği söylenebilir.

Başlangıçta, devletin inşa ettiği folklor (Anadoluculuk), zamanla muhalif edebiyatın muhtelif aygıtı haline gelecek, Nazım Hikmet’in şiirde Börklüceli Mustafa veya Şeyh Bedreddin’in tarihte ait oldukları bağlamı yeniden ürettiği yer, isyan kültürünün zamanla bir tür yerel epopeden çıkartılan mesellere dayalı başka bir formu öncelediği görülecektir. Latife Tekin’in romanları (elbette kendi bağlamı içinde) ortaya koyduğu ayrıksılık bu bağlamda incelenebilir. Ancak Onat Kutlar’ın atmosfer kuruluşu, kendi çocukluğu ile yetiştiği coğrafyanın meselini modern kurgu dili ile birleştirmesi, İshak’ı nadide bir esere dönüştürmüştür.

Perantep

Şiirleri geç yayımlanmış biri, Onat Kutlar. Muhtemelen fazla acelesi yoktu, yazdıklarını gün yüzüne çıkarmak için. Şiirlerindeki ana özellik, şiir bilgisini kanıtlayan bir özelliğinin olması. Hai-Kailerden, Tuyuğlara , anlatımcı şiirden, Rübailere birçok düzleme yayılmış şiirler bunlar. Her formu (tarihsel biçimselliği) deneyen Pera’lı Bir Aşk İçin Divan, bu almaşık biçimlerin en yoğun olduğu kitap. Divan, aslında birliği çağrıştırır. Bu birlik, Pera’da toplanmış sinematografik kesitlerin bir yansıması adeta. Diğer bir yandan, Onat Kutlar’a değen anıların, tanışıklıkların bir prizması adeta şiirlerdeki dizeler. Yine, kendi meselini yazmaya koyulmuş rüya yorumcusunun şiirleridir de diyebiliriz. En çok kendinde saklı, ancak etrafını ve de baharı örgütleyen, insanın yalnızlığını duyumsatan kesitler adeta. Daha çok anıya dönük. Bunlar; kırgın, dökük, belki de yeniden onarılmayı bekleyen duyguların mütercimliğine soyunmuş şiirler.

“Paris bir yılbaşı gecesi karların

üstüne düşen aydınlık ve sisli

katedralin karşısında oymalı tahta gaveau saydam bir konyak

Sonra yeniden gittim oraya eski kahvelerin

yerinde yangın artıkları gibi çılgın

Ve Amerikalı bir manyak

Chaillot’un delisi bayan Meerson’un her geceyarısı

Lazare’ı ölü anılarından çıkararak helva yedirdiği

müzeler ve yaşamıma görüntünün

bitmez tükenmez şeridini sokan sinema Paris”5

Bu şiirler için pekala otobiyografik de denilebilir. Dramatik değil, ancak anlatımcı lirik bir şiir. Kendi yaşamından toplanan kimi ayrıntılar bir sinematografik görüntünün ardına gizlenmiş. Ama aynı şiirin sonlarında, bu sefer başka bir yüzden, başka bir unutuluştan sızan gerçeğe karşı bir hayıflanmayı duyumsarız.

“Asker asker asker bugün Kızıldere bin dokuz yüz yetmiş dokuzun

bir nisan günü ve aslında çok uzun

bir acının bir ayrılığın bir susuzluğun

Ardından ışıyan gün iskelede

elele tutuşmuş bir delikanlı bir kız

günlük şeylerden konuşuyorlar derslerden vapurdan

çok geciken devrimlerden ve yüzleri

Tertemiz deniz gibi aydınlık sakin ve onların

serinliğinde yeniden başlıyor yaşantımız

Artık bu şiir, bitti sanırım”6

Kızıldere ve yeniden başlayan yaşantımız. Bir tarafta kaybın yansıması arzunun aşkınlığı; arzunun yükselişi, kaybolan şeyin kendini yeniden üretmesi… İkisi bir arada. Şiirin bittiği yer, bir devinimin tekrarlandığı yerdir aynı zamanda da. Ama böyle bitmeyecektir. Aslında bu şiirler Onat Kutlar’ın anılarının, çocukluğunun, yaşamının, hatta unuttuklarının divanıdır. Modern bir divan. Bütün biçimlerde ifade edilmiş, kendini yeniden üretmek isteyen bir güdüyü taşıyor bütün şiirler… Ama sanırım yukarıdaki şiire, en akraba olan şiir; bir isyanın, bir yok edilmeye karşı durmanın anlatıldığı, sözcesini kurduğu ve kendi epopesini çattığı şiirdir.

“Ateş sardı kör yılanın gözünü

İspinoz kuşu da ötmez oldu

Kurudu evinizin önündeki asma

Ananızın kurduğu salçalar

Soğuyor kızgın güneşte ve örtüyor

Gözyaşlarının dinmeyen buzulları

Sayısız köylerini yoksul doğunun”7

Bu şiir yıllar sonra Mete Akalın’ın bulduğu, önceden bulunamadığı için kitaplarına giremeyen, Deniz Gezmişlerin idamından sonra kaleme alınan bir şiir. Görülüğü gibi, şairinin kendi doğası ile bezediği bir yası nasıl tuttuğunu göstermesi bakımından oldukça çarpıcı. Bir alıntı da “Rübaiiler”den.

“Saki! Şarap sun, beni de unutma!” Hafız böyle diyor

Şiraz da, gül altında, “aşk kolay göründü, oysa çok zor!”

Bir Cezayir menekşesi senin aşkın, uzakta ve elinde değil.

Ey kör! Gel de açıkla şimdi sana nasıl kolay görünüyor?”8

Oldukça birbirinden farklı söylemler ve şiirler bunlar. Biri, daha açık ve dönüştürücü, diğeri ise geleneksel biçimin sınırlarında seyreden bir şiir. “Rübailer” benzeri şiirlerin formelliğinden ötürü, Onat Kutlar’ı şiirde söylemsel olarak elini kolunu bağladığını düşünüyorum. Neticede, geleneksel formların biçimsel olarak kodlu bir şiire yol açtığını, dolayısıyla kurallara bağlı bir şiiri ortaya çıkarttığını belirtmek lazım. Oysa Onat Kutlar gibi bir yazar için, kendi imgesini ve dünyasını yansıtabilmesi bakımından; bu tür geleneksel (dolayısıyla da kalıpsal) kuralların, şaire söyleyiş imkanları bağlamında oldukça kısıtlı olanaklar sağladığı açık. Ancak şiirlerinde İshak’ı duyumsatan, hikaye formu ile şiirin iç içe geçtiği anlatımcı lirik şiirlerin daha çarpıcı olduğunu söyleyebiliriz. Bu nedenle, Divan’ın parçaları olan, yazarın düzyazı şiirlerini ve anlatımcı lirik şiirlerini, “Yedili Tuyuğ” veya “Rübailer” tarzında yazdığı şiirlere nazaran daha çok benimsediğimi söyleyebilirim. Elbette Onat Kutlar açısından, bütün yazınsal yaşamına bakınca; halk şiirinin ve geleneksel şiirin çağrışımlarının onun yazınında kurguladığı atmosfer içinde önemli bir payı var. Neticede, yazar açısından şiirlerde halk ezgilerine meyletmesi; onun yerel kültürden ve doğasından türeyen epopesini inşa etmesi adına kaçınılmaz gibidir.

Her şeyden önce bu şiirlerin, yazarın “buralı” olmanın aidiyetinin yansıtabilmesi bakımından kurmaya çalıştığı “Onat Kutlar Mitologyası” içinde önemli bir yer tuttuğuna şüphe yok. Bu nedenle; “Perantep” tanımı, onun yazınında yaşanmışlığın içinden süzülen devasa bir dekor olmanın ötesinde, yaşamın ve deneyim alanlarının edebi bir inşasını tanıtlıyor.

Şiir konusunda iddialı denilebilir mi, Onat Kutlar için… Onun bunu pek sorun etmişliği yoktur, sanmam. Ama Kutlar şiirleri, öyküleri ve denemeleriyle bir bütün olarak okunabilir bir imkan sunuyor bizlere. Başka başka türlerde yazılmış ancak “sarmaşık” ve kendi içinde yatay metinler bunlar. O, hatırlamanın ve öykünün ustası. En çok da “hatırlatma”nın ustası olarak belleğimizde sıcaklığını koruyor hala.

 


1 Onat Kutlar, İshak, A Dergisi Yayınları, 1959, s.63.

2 Age., s.54.

3 Onat Kutlar’a Mektup Var, Haz. Hülya Uçansu, Doğan Kitap, 2016, s.105.

4 Harold Bloom, Batı Kanonu, Çev. Çiğdem Pala Mull, İthaki, 2014.

5 Onat Kutlar, Unutulmuş Kent, YKY, 2.Baskı, 2016, s.22.

6 Age., s.23.

7 Onat Kutlar’a Mektup Var, Hazırlayan: Hülya Uçansu, Doğan Kitap, 2016, s.161.

8 Onat Kutlar, Unutulmuş Kent, YKY, 2.Baskı, s. 146.

Pin It on Pinterest